20 Eylül 2013 Cuma

Umutsuz küçük burjuva kahvaltısı: Kabaklı Naneli Omlet

"SERVET: (Coşkuna yaklaşır, dikkatle bakar, geri çekilir) Peki nesi var?
SAFFET: Bir az kalbi vardı. (Oynar). Evet gerçeği açıklamak zorundayım. Coşkun Ermiş kalbi olduğu için ölmüş bulunuyor.Hayat oyunlarını gereğinden fazla ciddiye alan merhum, ölümü de aynı ciddiyetle karşıladı. Onun kadar ciddi olmayan biri, böyle bir durumda hiç olmazsa baygınlıkla yetine bilirdi. Coşkun öldü. Çünkü, oyunlar onun için bir ölüm kalım meselesiydi. Başka türlü yapamazdı. Hayatını, özellikle ölümünü büyütmek zorundaydı.Biz de şimdi kendisini ciddiye almak zorundayız. Çünkü merhum, güldürmeyi sevdiği kadar, ağlatmayı da severdi.
SERVET: (Saffete kuşkuyla bakar) Gerçekten öldü mü? (Saffet evet anlamında başını sallar.Servet dehşet içinde Saffet`e bakar.) Peki ne yapacağız şimdi?
SAFFET: Oyun bitti! Seyirciyi selamlayacağız!"  Oyunlarla Yaşayanlar/ Oğuz Atay

1 Kabak
1 Yumurta
1 tutam taze Nane
50 gr süt
Tuz
Karabiber
Zeytinyağı

Kabağı temizleyin ve rendeden geçirin. Tavada zeytinyağını ısıtın ve kabakları kavurun, bu arada tuz ve karabiberi de unutmayın. Yumurta, süt ve naneyi beraber küçük bir kasede karıştırdıktan sonra kavrulmuş kabaklarınızın üstüne dökün ve iyice yayın. 5 dakika daha ocakta bekletdikten sonra altını kapatın.

12 Eylül 2013 Perşembe

Godot'yu Beklerken Çorba Yudumlamak

"Bir inanışa göre cinayet işleyen biri öldürdüğü kişinin mezarı başında ilk 9 gün çorba içerse, ölünün yakınlarının öcünden kurtulurmuş. Bu sebeple mezarın başında ölünün yakınları 9 gün nöbet tutarmış." Şaka yapmıyorum, "ekşi" yazıyor. Aslı var mı, yok mu, ben karışmam, ama çorba da pek sevilen bir şey değildir ya, o da ayrı. Şimdi, son bahar da kendini hafiften belli ediyor, kat kat elbiseler kat kat dolaplardan çıkacak, doğal gaz faturaları tavan yapacak, ayak parmaklarımız donarken, avuçlarımız yanacak. Godot geldi gelecek, elimizi çabuk tutmamız gerek. Kısacası, çorbayı sevmeniz gerek, arkadaşlar! Hem hesaplı, hem kolay, hem sıcak, hem doyurucu, hem sağlıklı, daha ne olsun. Eski dünyada yiyecekler bugün olduğu gibi stoklarda boy göstermezken, insan oğlu fast food, şeker, cola nedir bilmezken, arpa ekmeğini suya bandırıp yermiş. İlk çorba da böyle dahil olmuş mutfaklara. Zamanla geliştirilmiş, farklı erzaklarla yapılmaya başlamış, ama hala "iyi beslenme"nin önemli şartlarından biridir. Çorbanın ingilizcesi "soup" Sanskritçe`den geliyor ve harfiyen aynı manaya; "iyi beslenmek" anlamına geliyor.

9 Eylül 2013 Pazartesi

Nohutu koydum legene, gör başıma ne gele!


Bazı günlerde aslında her gün gördüğümüz şeyleri bir başka görürüz ya, işte hafta sonu ıslattığım nohutla aynı hikayeyi tekrar yaşadık. Bir tanesini elime aldım ve uzun uzun seyrettim. Sizce de nohut taneleri insan beynini andırmıyor mu? Suda bekledikçe şişti, büyüdü ve beynin çizgileri daha da netleşti. Sonra haşladım ve ezdim. O küçük beyinlerden geriye kalan sadece lapa oldu. Zamanla bizim de güvendiğimiz o mükemmel beyinlerimiz de büyüyecek, sonra aşınacak ve toprağa karışacak. Tabii önce böcekler güzel bir ziyafet çekecek ve geriye bir kaç tanecik kemik kalacak.
Ölümü düşünmeye başlamak, dilinizin sürekli dolgusu düşmüş bir dişe takılmasına benzer. Diliniz bir takıldı mı asla bırakamazsınız.

2 Eylül 2013 Pazartesi

Kabak güzeldir. Makarna kilo aldırmaz. Duygular yenmez.

"Şok! Şok! Şok! İşte 10 günde 10  kilo zayiflatan diyet. 
Sabah: 1 bardak su
Öğlen: 3 yaprak marul, 1 yaprak roka
Öğün arası: 5 bardak su
Akşam: 1 küçük salatalık"
 yani:
"Şok! Şok! Şok! İşte 10 günde sizi kesin öldürecek intihar üsulü! Köprüden atlamaya, İlaç almaya, Tavandan asılmaya, Bilekleri kesmeye son! Yiyerek ölün, zevkle ölün!" 
***
Biz insanlar güzel varlıklarız.Öğle akıllı, zeki, öğle büyüleyici, mükemmel varlıklarız ki, tabiata kolayca savaş açacağımızı ve kazanacağımızı, hep kazanacağımızı düşleriz. Barışı da, savaşı da, haklarımızı da, sınırlarımızı da, sınırsızlığımızı da, hatta demokrasi ve humanizmi de biz keşfettik. Biz işte böyle müthişiz, yaratılışın doruğuyuz. Biz farklıyız. Ama o kadar çok aynıyız ki, aslında. Yalnızlıktan korkarız, kaçarız. Konuşuruz, aslında bir kelime dahi etmeyiz. Aşık oluruz, bir-birimizin canını acıtırız. Acırız, kendimizi yüceltiriz. Sonra da yemeğe gideriz. Duygularımızı yiyoruz çoğu zaman farkında bile olmadan. Mutlu muyuz? Hadi kutlayalım. Mutsuz muyuz? Hadi tatlı yiyelim. Yorgun muyuz? Hadi bir şeyler atıştıralım. Hasta mıyız? Hadi çorba içelim. Boş muyuz? Hadi kahve yapalım... Peki yemek bu kadar hayatımızın merkezindeyse, ne yiyoruz biz? Nasıl etkiliyor bizi yediklerimiz?